Sarı Bezin Alamet-i Farikası


 Kendimi arıyordum, bir sarı bezde buldum. Hem camları parlattım hem ruhumu aydınlattım. Yaktım ışıklarını sokaklarımın, adım adım dolaştım.

İçimdeki sokaklarda dolaşırken küçücük benler fark ettim. Ara sokaklarda farklı yaşlarda, farklı yerlerde kalakalmışlar öylece. Unutulmamışlar ama yaralı kalmış dizleri, gözlerindeki buğu ile. Dokununca akmak için bekleyen küçük yaşlar birikmiş uçlarında. Unutulmamış evet ama üstümü silkip yoluma devam ederken, kendim gibi onların da iyileştiğini sanmışım.

Hansel’le Gratel’in küçük ekmek kırıntıları gibi arkamda bırakmışım hepsini ve şimdi o küçük kırıntılar yol gösteriyor bana.

Derin dondurucuya kaldırılmış bir bezelye paketinin altında buldum birini mesela. Ummadığım bir yerde, ummadığım zamanda donuvermişim ve kazara küçücük bir kadın bırakıvermişim paketin yanına. Buz kesmiş, kanı çekilmiş, soğuktan titriyor ama hâlâ ümit var. Avuçlarımın içine alınca ısındı, önce sağ gözünden küçücük bir yaş aktı. Gözyaşını birlikte sildik, bir de çay demledik üzerine; bol bol konuştuk, dertleştik. Konuştukça ısındı, ısındıkça anlattı, o anlattıkça içindeki buzlar da eridi. Sonra el ele devam ettik yolumuza.

Bir dut ağacının dalına tünemiş, ağzı burnu kıpkırmızı küçük bir kız gördük; haşarı da bir şey belli hâlinden. Küçücük, utangaç ama sıcacık tebessümüyle bir avuç dut uzattı. “Gel,” dedim, “inemezsin, yardım edeyim.” Elimi uzattım, kendinden emin cevabı yapıştırdı: “Hallederim ben…”

Ben içimdeki sokaklarda sakin sakin dolaşırken dışarıda şiddetli fırtınalar koptu, su bastı her yanı. Ayaklarım suyun içinde, kulaklarımda sürekli bir gök gürültüsü sesi…

Aklıma ilk gelen fikirle mazgal aradım önce yana yakıla, suyu boşaltmak için. Sonra baktım, bir deli yürek elinde hırpalanmış bir kitapla el sallıyor bana doğru. “Yetiştim,” der gibi ama tasasız, yürekli, umut dolu. Bir sayfa kopardık kitaptan, saldık çamurlu suyun içine yaptığımız minik gemilerimizi…

Gözlerimizdeki pembe gözlükler miydi suyu berraklaştıran yoksa o küçücük gemiler mi bilmiyorum. Baştan aşağı yağmurun altında ıslanırken, çamurlu suyun içinde umutla gemileri seyrettik. Gözlerimizdeki sıcak tuzlu su, üzerimizden akan soğuk sulara karıştı. Sonra nasıl oldu anlamadım, kime ait olduğunu bilemediğim bir el geldi, çekti mazgalın ipini. Bir girdap gemileri de, suyu da, çamuru da aldı götürdü. Bizim deli kız da öylece kalakaldı elinde parçalanmış kitabıyla. Bu sefer ben bir sayfa koparttım kitaptan, uçak yaptım. Kanadına koydum deli kızı, kucağına bir avuç kelime ve el salladım ardından gururla.



Elindeki bezle canhıraş bir şekilde labirenti temizlemeye çalışırken buldum birini. Bir yandan yanına bırakıverdiği ama kaybetmekten korktuğu için göz ucuyla takip edip durduğu bir kutu hayâl, diğer yandan temizlemeye çalışıyor her yeri. Sağdan baksan cevval bir şey belli, soldan baksan Masumlar Apartmanı’ndaki Safiye…

Elindeki bezle etrafı değil de umutsuzluğu, çaresizliği siliyor sanki. Sessizliğinden öfkeli ama kırık, çaresizlikten yorgun düşmüş çığlıklarını duyuyorum. Adını Ayten koydum, çektim kolundan. “Ayten, gel kız buraya,” dedim, “senin de dermanın vardır elbet; yolda buluruz, kimsin nesin bir bakalım.”

Kimisi bir anı kutusundaki simli bir kartpostaldan düşüverdi kucağıma, kimisini sakladığım yerden ben çıkarttım özenle. Bazısı komşuya verilen tabağın iadesi gibi eli kolu dolu geldi. Bazıları saklandığı yerden kendileri çıktı, birkaç ürkek, sıkılgan; birkaç tanesi de çocuk gibi neşeli, ümitli; “Ce!” diyerek fırladılar. Aramıza yeni katılanlar da oldu tabii. Kulağımda bir sürü ses; hepsini duyarak ama sadece kendiminkini dinleyerek yola devam ettim kendimle el ele.

Bütün kızları topladım; yedik içtik hep beraber, çaydanlıklar bitirdik sıra sıra, fincanlar kapattık. Filmler seyredip kâh ağladık kâh güldük, albümler karıştırdık, dilekler dileyip gül ağaçlarına astık; yani biz bayağı hasret giderdik. Hepsi kendini anlattı, diğerini merak etti. Sırtımızı da sıvazladık, kalayımızı da çektik; günün sonunda herkes birbirinden razı, bir “oh” çektik.

Bazen rüzgârın saçımı dağıtmasına, Yağmurun ıslatmasına ve insanların beni kırmasına izin veriyorum. Sonra saçımı toplayıp şemsiyemi açıp yağmurun tadını çıkartıyorum. İnsanlara gelince; insan olmanın doğasıdır, bazen kırar bazen kırılırız. Önemli olan; kıran da kırılan da olsak onarmak, onarmaya çalışmak.

Şanslıysak; aynı dili konuşup iyileşebiliyoruz karşılıklı. Değilsek; ne gelir elden. Bazen dosyaları kendi kendimize kapatıp arşive kaldırmak gerekiyor. Kendi kendine de herkesle helalleşebiliyor insan.

Yorum Gönder

Daha yeni Daha eski