Bir labirentin içindeyim. Karanlık, kocaman, rutubetli duvarları olan kasvetli bir labirent bu. Kayboldum! Yönümü bulmaya çalışıyorum ama duvarlar çok yüksek, çok karanlık. Başımı yukarı çeviriyorum; bu kez ışık rahatsız ediyor, eğiyorum yine önüme. Sonra bir ses… Sıcacık, samimi. Bu da rahatsız ediyor, tıkıyorum kulaklarımı. Zaten labirent o kadar gürültülü ki. Bense sadece kendi sesimi duymak istiyorum. Zaten o yüzden geldim buraya.
Önce yolumu kaybettim sandım. Tabii navigasyonumu
açtım hemen ama gideceğim yeri de bilmediğimi anladım sonra. Ben de hedefe
kendimi koydum; bir de baktım ki tam bu labirentin ortasına gelmişim. Kimine
göre depresyondur belki ya da inziva ama bu, benim kendi ritmimi bulmak adına
çok uzun zamandır yaptığım iyileşme sürecim. Öyle iç karartan, kurban olunan
bir durum değil aslında ya da “küstüm, oynamıyorum” durumları…
Bazen kendimi alır, rafa kaldırırım. Hani kırılmasından korktuğumuz ama çok sevdiğimiz o kahve fincanı gibi… Arada sakladığım yerden çıkartır, karşıma koyar, “Acaba bugün kahvemi seninle mi içsem?” diye düşünürüm. Sonra kendim kırmaktan dahi korkar, iç geçirerek kutusuna geri koyup yerine kaldırırım.
Ne zaman, nasıl başladığımı bile bilmediğim ama beni iyileştirdiğini sonradan kavradığım bu huyumun aslında ne olduğunu bile bugün, yolun yarısını çoktan katetmişken anlayabiliyorum. Bu zamanlarda, önceleri asosyal bir insanım sandığım “kendimi”, hayattan uzaklaşıyorum diye suçlarken; aslında modern dünyada kaliteli yalnızlığın bir lüks, hatta ihtiyaç ve hatta gereklilik olduğunu öğrenerek içime su serpilmişti.
Sonra, tırtıl misali kozama çekildiğim
anlardan daha iyi, daha sağlıklı ve daha mutlu çıktığımı fark ettim. Evet,
adına her ne denirse densin, bu benim iyileşme sürecim; kendi ritmimi yakalama
yolum.
Kendim kırmaktan dahi çekindiğim ruhumu uzun zaman önce iğne oyası örtülere sarıp itinayla kaldırdım yine ama bu sefer öyle bir saklamışım ki, kendimde uzun süre bulamadım, itiraf edeyim. Böyle zamanlardan bazen bir notayla, bazen bir film sahnesindeki küçük bir anla, bazen minik bir kuşun “Hadi ama, yeter artık!” nidasıyla dahi çıkmışlığım var.
Hani kaybolmasın diye itinayla sakladığımız
eşyalar vardır ya; “Burada hem kaybolmaz hem de unutmam,” deriz ama bir türlü
bulamayız… İşte tam olarak onu yaşıyorum. Önce nereye kaldırdığımı ve üzerine
neler yığdığımı bulmam lazım. Sonra sakladığım gibi özenle çıkartıp
havalandıracağım.
Önce bir güzel tozunu atarım, sonra biraz nisan yağmuru, yetişirsem… Bol bol güneşlendireceğim, içi ısınsın diye. Belki sandık lekesi olmuştur, onları da temizlerim elbet.
Evet, kendimi kaybettim ve şu an hayatımın altını üstüne getirdim. Arıyorum… Bakalım nereden çıkacağım?
Yazar: Pelin Çetin
Emeklerinden dolayı Sayın yazarımız Pelin Çetin'e teşekkür ederiz.
Müzik Önerisi: Erik Satie Gymnopedie
Okuduktan sonra: Pinhani Dön Bak Dünyaya

.jpg)
.jpg)